Portre - BP Dünyası(Nisan 2008)

“Yaradılış ve varoluşun sırlarını aramak“

BP Akaryakıt’ın Bolu bayilerinden Etur Turizm ve Petrol Ürünleri Şirketi’nin kurucusu Yurdaer Kalaycı, görülmeyeni görmeye çalışan bir ressam. Aynı zamanda geleneksel Türk mutfağının yitip giden sırlarının da peşinde olan Kalaycı’ya göre, Doğu ve İslam felsefesi sonradan düşürüldüğü karanlıktan artık çıkarılmalı ve doğru algılanıp değerlendirilmek suretiyle eski aydınlığına kavuşturmalı. BP Akaryakıt’ın Bolu bayilerinden Etur Turizm ve Petrol Ürünleri Şirketi’nin kurucusu Yurdaer Kalaycı, bir işadamı olmasının yanı sıra, belki daha da önce geleneksel Türk mutfağına ve resme gönül vermiş bir sanatçı. Yurdaer Kalaycı’nın geleneksel Türk mutfağına olan ilgisi, ailenin saray mutfağına uzanan aşçılık mesleği köklerine dayanıyor. Babası Haşim Bey ise Bolu’nun çok ünlü aşçılarından biri. Öyle ki, tencere yemekleri sunan küçük lokantasına Celal Bayar, Adnan Menderes gibi dönemin tüm üst düzey yöneticileri ve ünlü simaları, yolları Bolu’ya düştüğünde mutlaka uğrarlarmış. Haşim ustanın nam salan yemeklerinin sırrını ise oğul Yurdaer Kalaycı şöyle anlatıyor: “Babam, yemek yapmak namaz kılmak gibidir” derdi. “Namaz kılarken nasıl sağa sola bakmaz ve başka şey düşünmezsen, yemek yaparken de aynısını yapmalısın. Öyle ki, bazen eş dost için hazırlattığı sofrada sunulan bir yemeği herkes çok beğenmişken kendisi beğenmez ve döktürürdü. Şaşırıp nedenini soranlara da, beğenmediğim bir yemeği başkalarına yediremem” derdi. İşte bu standartlar idi onun yemeklerine ün kazandıran.” Aşksız hiçbir şey olmaz Buna rağmen babasının yaratıcı ve bir sanatçı değil, öğrendiklerini en mükemmel şekilde uygulamaya çalışan bir yemek ustası olduğunu belirten, Yurdaer Kalaycı, yine de aşksız hiç bir şey olmayacağını ve yemek sanatına olan aşkını babasından devraldığını ekliyor. Aşk da sabır ve koşulsuz sevgi gerektiren bir şey elbette: “Mevlevilikte Mevlevi müridi olmak isteyenler önce 1001 gün mutfakta çile çekmek zorundaydılar. Ancak bunu becerebilenler Mevlevi adayı oluyorlardı. Çünkü yaşamı pozitife çeviren, sürekliliğini sağlayan şey doğru ve lezzetli beslenmektir. Böyle olunca da işin estetik boyutu gelişiyor ve yaratıcılık devreye giriyor. Öte yandan, 15 ve 16. yüzyıllarda İstanbul, binlerce yıllık kültür birimine ve etnik çeşitliliğe sahip bir ticaret merkeziydi. Dünyanın neresinde ne var ise hepsi İstanbul’a gelirdi. Bin bir çeşit baharatlar, değişik gıda maddeleri ve mutfak kültürleri de elbette. İşte bu yüzden Fatih Sultan Mehmet zamanında100’ü bulan saray aşçılarının sayısı 17. yüzyıla gelindiğinde1700’lereulaşmış, Osmanlı saray mutfağı, dünyanın en büyük ve bir daha eşi benzeri görülmemiş mutfak akademisine dönüşmüştür.” Arkeolog sabrı ve titizliği Yurdaer Kalaycının da içinde binlerce aşçısı olmasa da, yemek sanatına gönül vermiş birkaç gencin işin sırlarını öğrenmeye ve ustalaşmaya çalıştığı bir mutfak okulu var. Yurdaer Kalaycı’nın tabloları ile süslü otelin mutfağında, kendisinin adeta arkeolojik bir kazı yapar gibi titizlikle ve zorluklarla derlediği bilgileri, üzerine yeni bir şeyler de katarak yeniden aynı lezzetlerle sofraya taşımaya çalışıyorlar. Bilgileri derlemenin neden bu kadar zor olduğu konusunu sorduğumuzda ise Kalaycının yanıtı şu oluyor. İnce aşçıda denen Saray aşçılarının her biri neredeyse tek bir yemek üzerinde uzmanlaşmışlardı. Dolayısı ile yaratıcılığın sınırlarını zorluyorlardı. Fakat ahilik sisteminin bir sonucu olarak o zamanlardan günümüze ulaşan yazılı belge sayısı çok azdır. Usta aşçılar, onlarca çırak arasından sadece kendisini en iyi gözleyen, en meraklı, işine en aşkla bağlı olanı seçiyorlar ve sadece ona el vererek o eşsiz lezzetlerin sırlarını anlatıyorlardı. Ahilik geleneğinde meslek sırlarını açıklamak da zaten en büyük suçlardan biri kabul ediliyordu. Bu yüzden yazılı belge yok ve Osmanlı mutfağına ilişkin bilgilere ulaşmak adeta arkeolojik bir araştırma yapmak gibi.” Ayrıca günümüzde yemek kültürü açısından tam bir kafa karışıklığı yaşayan insanlarımıza bu tarz yemekler sunmanın ekonomik açıdan çok da akıl karı olmadığını ifade eden Kalaycı, bu yüzden kendisinin bir kaçık olarak nitelenebileceği, ancak, güzel sanatların bir dalı olarak kabul ettiği mutfak sanatına aşkla bağlı bir sanatçı olarak, otel mutfağında yarattıkları eserleri meraklılarla paylaşmaktan büyük mutluluk duyduğunu söylüyor. Ressam Yurdaer Kalaycı 1940 doğumlu Yurdaer Kalaycının aynı aşkla bağlı olduğu bir diğer uğraşı ise resim yapmak. Ancak, her iki aşkına da vakit ayırması için öncelikle gönül gözünün açılması gerekmiş. 1963 yılında, İstanbul’da İktisat Fakültesini bitirip İşletme ihtisası yapan Kalaycı, 1974 yılına kadar ülkemizin önde gelen holdinglerinde profesyonel yönetici olarak çalışmış. Kayın pederinin ölümü üzerine 1974 yılında Bolu’ya dönen ve başka kimsesi olmadığı için onun küçük otelini işletmeye başlayan Kalaycı, o dönemde gönül gözünün henüz tam olarak açılmadığını söylüyor: “Bir süre otel, benzin istasyonu, yedek parça ithalatı, kamyon traktör bayiliği gibi işlerle uğraştım. Gönül gözümün çapaklı olduğu bir dönemdi. Bolu’yu satıyorlar, dediklerinde, Vadesi ne Diye soracak kadar hırslıydım. Ama içimde bir yerlerde sessizce bekleyen ve kendisine haksızlık edildiğinin farkında olan sanatçı ruh, yavaş yavaş isyan etmeye başladı. Bu isyana oldukça acı bir frenle karşılık verdim ve ithalatı da, araç bayiliklerini de bıraktım. Sadece otel ile benzin istasyonu kaldı. Otelin bir bölümünü nostaljik olarak bırakıp, yeniden inşa ettim. O zamandan beri burada her iki aşkıma da yeterince vakit ayırmanın keyfini yaşıyorum.” Bir çift kiraz ile başlayan aşk Hiç hırsının kalmadığını, o tarz bir yaşamın insanı canavarlaştığını belirten Kalaycının uzun süre ayrı kaldığı resim aşkının başlangıcı da epeyce eskiye dayanıyor oysa. İlkokulda sayıları öğreten öğretmeninin iki adet kiraz çizdirmesi ile başlayan resim aşkı, babasının da yüreklendirmesi ve yaptığı resimleri lokantasının duvarlarına asıp gelen müşterilere göstermesi ile gelişmiş: “Tabii, bir de benim şansım vardı. Cumhuriyet döneminin öğretmenleri idealist insanlardı. Fazla okul yoktu ama yetişenler mükemmel yetişirlerdi. Her hafta açıkoturumlar, münazaralar, felsefi tartışmalar yapılır, sanata çok önem verilirdi. Resmi öğretmen olarak değil sanatçı olarak Fethi Kayaalp, Orhan Ersoy, Osman Zeki Orhan gibi sayılı ressamların elinde yetiştim. Sınıfta resme meraklı tek öğrenciydim ve doğal olarak bana özel bir ilgi gösterdiler; hafta sonlarında beni de yanlarına alarak doğaya, resim çalışması yapmaya çıkardılar. Farkında olmadan bir akademi eğitim aldığımı, üniversiteye gittiğimde, Bedri Rahmi beni özel öğrenci olarak aldığında fark ettim. Ömer Kaleşi, Utku Varlık gibi bugün çok iyi tanınan sanatçılarla beraber eğitim aldım orada.” Floransa’dan davet Orada öğrendiklerini zaten bildiğini fark eden Kalaycı, kendi başına çalışmaya karar verip Bedri Rahmi’nin yanından ayrıldıktan sonra desen çalışmalarını sürdürmüş. Ona göre doğayı doğru algılamadan resmederek yorumlamak haddini bilmezlik: “Resmi, asla bir leke çalışması olarak algılayıp kabul etmiyorum. Evet, resim bir roman veya hikaye değildir ama fikirsiz, düşüncesiz de resim olmaz. Ben görülmeyeni görmeye çalışıyorum. Kainat, doğa, yaradılış gibi. Bunu resimlerimde daha iyi nasıl anlatabilirim diye düşünürken, Halk Şiiri Antolojisi diye bir kitap geçti elime. 120. sayfasında Muhittin Abdal adında bir halk ozanının dizeleri vardı: Muhitinim, dervişim/ Hak yoluna girmişim/ On sekiz bin alemi/ bir zerrede görmüşüm, diyordu. Bu dizeleri okur okumaz, İşte tam aradığım şey, dedim. “ 15. yüzyıla ait bu dizeler çok etkilemiş Kalaycı’yı. Muhittin Abdal, Doğu’da bunları söylerken, Batı’da Galileo’nun, dünya yuvarlaktır, dediği için yargılandığının hatırlatıyor. Ona göre Doğu ve İslam felsefesi sonradan düştüğü karanlıktan artık çıkmalı ve doğru algılanıp değerlendirilmek suretiyle eski aydınlığına kavuşturulmalı. Tablolarında işte bu aydınlığı anlatmaya çalışan Kalaycı, 2007 yılının sonlarına doğru Floransa 6. modern sanatlar Bienali’nden davet alır: “Bir web sitem var, beni oradan bulmuşlar. Çok sevinerek katıldım. 1 - 9 Aralık 2007 tarihleri arasında oradaydım. Hazırladıkları katalogda bana bir sayfa ayırdılar, ayrıca gerçekten gurur verici övgüler aldım.” Resimlerinden almak isteyenler de olmuş ama Kalaycı onları asla satmadığını söylüyor. Hiç sergi de açmamış Kalaycı: “ Sadece bir kez, bir arkadaşımın ısrarı üzerine Ankara’da, Sayın Sadri Irmak’ın himayesinde bir sergi açtım. Bir daha da hiç denemedim. Resimlerim benim evlatlarım gibi.” Eğer resme meraklı iseniz ve yemek yapmanın da bir sanat olduğunu düşünüyorsanız, Bolu veya Abant’a yolunuz düşüğünüzde mutlaka Yurdaer Kalaycı’nın oteline uğrayın. Türk Mutfağı Safa Bahçesi’nde yaşamın ve sanatın keyfine onunla birlikte varın.